MEZHEPLER VE TARİKATLAR TARİHİ PROFÖSÖRÜ SAYIN HASAN ONAT’A İKİNCİ YANITIM.
Şakir Keçeli >>>
” Hilesinde muvaffak olan [ Muaviye kastedilmektedir] saf ve nezih [ arı- duru] olanı [ Hz. Alî'yi] yendi ve çoluk çocuğunu mahv ve perişan eyledi
ve bu suretle hilâfet ünvanı altındaki İslâm emirliğini yine hilâfet ünvanı altında İslâm saltanatına dönüştürdü”
Gazi Mustafa Kemal Atatürk
TBMM’si 1 Kasım 1922 Günlü Konuşması[1]
Der-i âl-i abâdır melce’i erbâb-ı îmânın
Ko sofî gayret-i Süfyâniyân’la müstefîd olsun
Anub ahvâl-i sıbt-ı Ahmed-i aşr-i Muharrem’de
Yezîd ü kavmine kim lânet etmezse Yezîd olsun
Ziya Paşa [2]
Zulm evi berbad olur ger Kâbetullâh olsa
Kaan içen zalimin kanın içerler ger Allâh olsa
Kırım Bahçesaray’da
Bir Cami’nin Duvarından
Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Mezhebler ve Tarikatlar Tarihi Profesörü Sayın Hasan Onat’ın bir makalesi Kanal Kultür Sitesi’nde okuyucunun bilgisine sunulmuştur.
Sayın Onat, bu makalesinde, Fakîr’in öncülüğünde bir kurul tarafından kaleme alınan Alevîlik/Bektâşîlik Açısından Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi adlı kitabın “ciddi manada [anlamda] bilgi hatalarıyla, yersiz genellemelerle dolu” olduğunu ileri sürerek eleştirmekte, eleştirirken de ”BİLİM” i tapulamış gibi konuşmaktadır.
Fakîr bu makalenin bir bölümüne birinci makalemde yanıt vermiş ve bu yanıtların süreceğini sunmuştum. Şimdi ikinci makalemi okuyucuların bilgisine sunuyorum:
Sol ve Sağ Yine Birleşmiş
Alevîlik adına konuşan ve hatta Alevîliği tapulayarak, bu konuda tek yetkili olduğunu söyleyenlerden bazıları Kerbelâ’da vuku’a gelen büyük vahşeti ;
- İki Arap’ın su kavgası
Olarak nitelemekteler ve zulme karşı direnişi unutturmaya çalışmaktadırlar.
Gelelim Solla Birleşen Sağa
Sayın Prof. Dr. Sayın Hasan Onat’ta, O da Kerbelâ vahşeti için şunları
Yazmaktadır:
- Kerbelâ olayı, hiç kuşkusuz insanlık tarihinin şahit olduğu en talihsiz [ Acaba Kerbelâ olayı bir talihsizliğin, tesadüfün ürünü mü idi? Hz. Peygamber'in Kerbelâ kehaneti yalan mıydı? ] olaylardan birisidir. Ancak, bu olay olduğu zaman Türkler henüz Müslüman olmamışlardı [ aşağıda bu yargının tarihsel gerçeklerle ilgisi olmadığı kanıtlanacaktır] . Hz. Hüseyin’i Kufe’ye çağıranlar Kufe’li Araplardır. Kerbela’da onu hunharca şehit edenler Kufeli Araplardı. Onun öldürülmesine seyirci kalanlar Kufeli Araplardır. Onun şehit edilmesinden dolayı pişmanlık duyarak Tevabun hareketini gerçekleştirenler de kufeli Araplardır. O zaman diliminde Şiilik de Sünnilik de mevcut değıildir. Hazret-i Hüseyin’i şehit edenler Sünni olmadığı gibi, Muaviye’de, Yezit te Sünni değildir…
O zaman Sayın onata şu soruları sormak zorundayız:
- Eğer Muaviye ve Mel’ûn Yezit Sünnî veya Şîî değilse ne idi?
- Onlar Müslümanlığa inanıyorlar mıydı, inanmıyorlar mıydı?
- Eğer inanıyorlarsa İslâmı nasıl yorumluyorlardı?
Sorduğumuz bu sorulara Onatlar Ailesinin Devşirdiği Hüseyin TUGCU [3] yanıt
Vermektedir:
Biz Sayın Onat’ı kızdıran, kızdırmak bir ylana ” küplere bindiren” kitabımızda şunları yazmıştık:
” Hz. Hüseyin’in şehâdetinden sonra Yezid acımasızlığını ve saygısızlığını onun kutsal vücuduna, ailesine, Tanrı’sına karşı sürdürmüştür.
Hz. Hüseyin’in başının da içinde bulunduğu 18 Ehl-i Beyt başıYezid’in önüne boşaltılınca, daha fazla acı çektirmek için huzuruna getirdiği Hz. ZEYNEP’in hesap soran bakışlarını şöyle yanıtlamıştır:
- Tanrı’nın senin ehl-i Beyt’ini ne hale getirdiğini görüyor musun?
Hz. Zeynep’in
- Onlara nasıl kıydın? Sorusuna da:
- Onları ben değil Tanrın öldürdü? Yanıtını vermiştir.
Bu sözlerimize çok çok kızan ve devşirilmenin ödülünü milletvekili yapılarak
Alan Sayın TUĞCU şunları rapor etmiştir:
” Yanlıştır Yezid’in böyle bir sözü yoktur…….Kerbela’da ise her iki tarafta müslümandı ……..Yezid Gayrımüslim, Kafir veya Müşrik değildir. Yezid Müslümandır. Allah’a inanmaktadır. Ancak günahkardır, zalimdir. Böyle olsa da ” Senin Tanrın ” diye hitap etmez. Kerbela’dan sonra Yezid’in pişman olduğunu, İslâm tarihi kaynakları yazıyor. Biz Yezid’in avukatı değiliz, ama gerçekler budur” [4]
Tuğcugiller ailesinin Müslüman kabul ettikleri Mel’ûnn Yezid, Sünnîlerin ” Allah’ın Evi” diye nitelediği Kâ’be’yi mancınıkla kırıp döktürmüş,
Allah’ın Sevgilisi Muhammed Mustafa [ S.A.V]‘nın mescidini askerlerinin atları ile çiğnetmiş,
Binlerce Medine’li kadının [kocalarının gözü önünde] ırzına geçilmesine izin vermiştir.
Ehl-i Beyt kadınlarını çırılçıplak soyarak Şam sokaklarında gezdirmiştir.
Gerçek Müslüman Yezid’e ve Yandaşlarına Kin Duymak ve Bu Kini Unutmamak Zorundadır.
Bektâşîlik/ Alevîliğe göre kin insanı alçaltır. Kin kul ile Tanrı arasında dikilmiş bir duvardır. O bir duvar olduğu içinde insanı Tanrı’dan uzaklaştırır. Fakat çok kutsal kinler vardır. Kutsal kinlerin asla unutulmaması gerekir.
Ka’b bin Malik Hz. Peygamber‘e : ” Kâfirlerin sözle hecv edilmesinin [sözle eleştirilmesinin] caiz [uygun] olup olmadığını sormuştur. O’nun yanıtı şöyledir:
- Kâfirleri hicv onlara dil ile ok atmak mesabesinde [düzeyinde] olduğundan, cihad-ı fî sebîl-illâh [ Tanrı uğruna savaş] yerine geçer” diye buyurmuştur.
Sıhhatı asla tartışılamayacak olan şu Hadis-i Şerifler de zulümle İslâmın asla
Bağdaşmayacağını kanıtlamaktadır:
- Zalim olduğunu bile bile ona yardım eden kişi, gerçekten Müslümanlıktan çıkmıştır.[5]
- Sakının zulüm görenin duasından, ilenmesinden [ bed-duasından], hatta kafir bile olsa, çünkü yüce ve ulu Tanrı’yla arasında perde yoktur mazlumun. [6]
- Zalimlerle onlara yardım edenler cehennemdedir.[7]
Mustafa Şekib Tunç: ” Her kin bir değildir. Çirkin kinler adına, bütün kinleri feda etmemek gerekir” demektedir. [8]
Zulme Direniş Geleneği, İnsanı İnsana Kul Olmaktan ve Sapkınlığa Teslimiyetten Kurtarır.
Bu yargımızın gerçeğe uygun bir yargı olduğunu, yaşadığım bir olayla kanıtlayacağım:
12 Mart Askeri Darbesinden sonra tutuklanarak, müvekkilim Deniz GEZMİŞ ile birlikte, aynı ceza evinde yatmaya başladım. Ayrı koğuşta [hücrelerde] kalan rahmetli Gezmiş, serbest bırakılınca beni ziyaret için koğuşumuza ve yanıma geliyordu. Arada sırada da kendisini yargılayan yargıçları nasıl rezil ettiğini anlatıyordu. Bir gün ona:
- Deniz seni yargılayanların Türk Ceza Yasası’nın 59. maddesine göre [ o günkü ceza yasası] taktir hakkı vardır. Mahkemede seni yargılayanlara saygılı davranırsan bu haklarını yararına kullanırlar dedim.
Deniz:
- Ağabey ben bu adamlara sayın desem ve hatta onlara yalvarsam bile, onlar benim idamıma karar verecekler. Ağabey benden 400 yıl önce yaşamış Pir Sultan Abdal‘a Sivas Valisi Hızır Paşa; ” İçinde ŞAH sözü geçmeyen bir şiir [deyiş] söyle seni asmayayım” demiş . O da sazını istemiş ve :
Siz de şah diyeni öldürürlerse
Açılın kapılar Şâh’a gidelim
Diyen şiirini söylemiş.
- Ağabey ben Pir Sultan Abdal’ dan dört yüz yıl sonra yaşıyorum. Ona göre dört yüz yıl daha çağdaşım. O bir can için Hızır Paşa’ya boyun eğmemiş te ben mi eğeceğim?
- Abi bunlar beni kesin olarak asacaklar. Ağabey hiç merak etme DENİZ GEZMİŞ’İN GÖZ BEBEKLERİNDE KİMSE KORKUNUN İZİNİ GÖREMİYECEK. Ölüme güle oynaya gideceğim… [ Hakk'a yürüyen ruhu şad u hürrem olsun, devri ahsen olsun]…
Irak’a gitmeye hazırlanan İmam Hüseyin’ e Annesi Ümmü Seleme’de
Şunları söylemişti:
” Oğulcağızım,Irak’a gitmekle beni üzüntülere boğma; çünkü ben atandan [ Hz. Peygamber ve Alî'den] ” Oğlum Huseyn, Irak’ta Kerbelâ denen yerde şehid edilecek sözünü duydum”.
Şehidler Şâhı Hüseyin:
” Ana, Vallahi ben bunu daha iyi biliyorum; çare yok, öldürüleceğim ben; öldürüleceğim günü, beni kimin şehid edeceğini, nereye defnedileceğimi, ehl-i Beytimden kimlerin şehid edileceklerini, hepsini biliyorum; istersen sana da göstereyim” diyerek Kerbelâ yönünü göstermişler“[9]
Hz. Hüseyin’in önünde iki şık vardı:
- Ya zulme teslim olarak İslamdan çıkacak, dedesi Muhammed’e ve babası Alî’ye ihanet edecek, insanlığın ileriye, adalete giden yolunu tıkayacak
- Ya da Tanrı’nın sunduğu şehitlik şerbetini içecek, kahramanlar gibi ölecek ve insanlığın onurunu kurtaracaktı.
Hüseyin ve Yoldaşları ikinci yolu seçtiler ve insanlığa onurlu bir miras bıraktılar. Namuslu insanlara örnek oldular, Şeytan-ı lâin’i, tıpkı, Hz. İbrâhim, Hz. İsmail ve Hz. İsâ gibi, bir kez daha yendiler.
Hz. Hüseyin direnmeseydi insanlık ne Hallâc-ı Mansûr’u, Ne Seyyid
İmâdeddîn Nesîmi’yi, ne Pir Sultan abdâl’ı ve ne de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü görebilirdi.
Doğrusu Fakîr Hüseyin TUĞCULARA acımıyorum da ” İki Arap’ın su kavgasından bize ne” diyen, güya solculara çok hem de pek çok acıyorum…
Türkler İslâmın İlk Gününden İtibaren İslâmın içinde Varlardı.
Ebû Müslim gelmeseydi cihana
Eşekler de çağırırdı Mervan’a
Alevîlere Ait Bir Aforizma
Şeriat Kapısının gözlüğü ile İslâma bakanlar, bu arada sayın Prof. Hasan Onat, Türklerin İslâmla Kerbelâ’dan çok sonra tanıştıklarını ve Kerbelâ olayı sırasında Türk Müslümanların bulunmadığını yazıp söylemişlerdir.
Ciddi tarihçiler, okuyan, yazan inceleyen tarihçiler ise bunun aksini söylemektedirler. Burada Sayın Onat’a Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı‘nın Saadet Asrında Türkler [10] adlı kitabı ile Orta Asya’da İslâmiyetin Yayılışı ve Türkler [11] adlı kitabını okumasını salık veririm. Fakîr birinci kitaptan birkaç örnek sunacağım:
- Ebû Cehil’in Tüm baskı ve zulümlerine karşın, Tevhidi ret etmeyen ve kahramanca direnerek İslâmın ilk kadın şehidi olan Sümeyye Türk soyludur [ Saadet asrında Türkler s. 5- Ayrıca Osman Turan, Selçuklular ve İslâmiyet] .
- Ünlü Türk hükümdarı Satuk Buğra Han kırk atlı ile birlikte Hz. Peygamber’i ziyaret etmiştir { Aynı Yapıt s. 37]. .
- Mekkeli Süreyciler İslâmiyetten önce Mekke’ye gelmiş ve Hz. Peygamber’in amcası El- Haris Bin Abdülmuttalib‘in oğullarına intisap ederek aileye dahil olmuştur.
- Süreyci’nin soyundan gelen Ubeydullâh Ebû Yahya müzisyendir ve Hz. Hüseyn’in kızı Hz. Sükeyne‘nin, uzun süre hizmetinde bulunmuştur [ AGY. S. 39].
- Muaviye zamanında Semerkand’ı işgal eden 3. Halife Osman’ın oğlu Said bin Osman Türklerden 30.000 ‘ini titsak almış, bunun en az 15 bini Mekke ve Medine‘ye getirilmiştir. Bunlardan soylu olanlarının 60- 80 kadarını kendisine ayırmıştır.
- Cücan ve Dahistan’ın hükümdarı Sul Tekin, Tıpkı Selmân-ı Fârisi gibi önce Mecusi ve koyu Zerdüşt idi. O din arayışına girdi ve Medine’de Hz. Peygamber’in mezarı başında Müslüman oldu. Emevilere düşman olan Sul Tekin, Evlâd-ı Resûl’e hakarete dayanamamış ve baş kaldırmıştır.
Bu örnekleri artırmak olanaklıdır.
Yezid ve soyunun, Ehl-i Beyt’e ve Ehl-i Beyt Yolu’na bağlananlara yaptıkları
Vahşi zulüm Büyük Türk Askeri Ebû Müslim tarafından önlenmiştir. Mel’un Yezid ve
Yezid yandaşları ve de bir istisnası ile tüm Emeviler kılıçtan geçirilmiştir. O günden bu yana Alevîler yukarıdaki aforizmayı söylerler ve Ebû Müslim’e dua ederler.
Türk Ulusu’nun Yezid’e bitmez tükenmez kini vardır. Ünlü Hükümdar Timur; ” Şam ve Mısır hükümdarı Sultan Ferruh‘la savaştı ve kendisini Şam’a kadar kovalayarak o ülkeyi yakıp yıktı. Muaviye’nin oğlu Yezid’in mezarını açarak, o mel’ûrun kemiklerini yaktı” [12]
Büyük Atatürk; Sul Tekin’le başlayan, Ebû Müslim’le, Sultan Timurla devam eden geleneğin son halkasıdır. Yukarıda tırnak içinde aktardığımız sözleri onun Emevilere karşı tavrını açıkça göstermektedir.
Demek ki Kerbelâ vahşeti Arap’ın Arapla kavgası değilmiş.
ŞÎA NEDİR VE ŞÎÎLİK NE ZAMAN BAŞLADI ?
Sayın Onat Şîa ve Şîî konusunda şunları yazmıştır:
“Kitapta bilimselliğin olmayışı bir yana, çelişkiler gizlenmeyecek niteliktedir. Bunun çarpıcı örneklerinden birisi, mezheplerin [13] doğuşu konusunun işlendiği peş peşe gelen şu iki paragrafta açıkça görülmektedir:
“Daha sonra Halife Osman tarafından Şam’a vali olarak atanan Ebu Süfyan oğlu Muaviye, Hz. Osman’ın kan davası savı ile baş kaldırmıştır. Bu başkaldırı üzerine Sıffin adı verilen savaş olmuş ve savaş sonunda hile ile hilâfeti muaviye almıştır. Muaviye’nin iktidara yönelik hilesi İslâm dünyasını;
Şia
Haricilik
Sünnilik
olmak üzere üçe bölmüştür. Ancak bu bölümün henüz uzlaşmaz hale dönüşmemiştir. İmam Hüseyin’in acımasız ve ahlâksızca katli, İslâmi bir daha birleşmemek üzere, Şia ve Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat diye bölmüştür.” (s. 69-70.)
Bu yaptığımız alıntıda, Hüseyin’in katlinin [doğrusu İmam veya Hz. Hüseyin] “acımasız ve ahlâksız” oluşu dışında, doğru diyebileceğimiz hiçbir şey yoktur. Sıffin Savaş sonrasındaki Hakem olayı, Hz. Ali’nin saflarında yer alan, daha çok Bedevilerden oluşan bir kesimin Haricilik adı altında grup oluşturmalarına yol açmıştır. Haricilerin dışındaki Müslümanların Şii, ya da Sünni olduklarını söyleyebilmek tarihen mümkün değildir. Çünkü, henüz ortada Şiilikte yoktur, Sünnilikte…..” [14]
Acaba bu eleştiri haklı bir eleştiri midir?
Biz bu kitabı yazarken, Alevî/Bektâşî inancına mensup olmayanların inançlarına saygı göstermeye çalıştık ve onları incitici sözlerden, açıklamalardan ısrarla kaçındık.
Şîa ne Zaman Tarih Sahnesine Çıktı?
Biz Onat’ın eleştirdiği kitapta; Şîa’nın Sıffin Savaşı’ndan sonra ortaya çıktığını, bu savaşın sonunda İslâm dünyasının, Şîa-Sünni ve Harici olarak bölündüğünü, ama bu bölünmenin uzlaşmaz hale gelmediğini yazdıktan sonra, Kerbela vahşetinin Şîa-Sünnî çelişkisini uzlaşmaz hale getirdiğini yazdık.
Sayın Mezhebler ve Tarikatlar Tarihi Profesörü Hasan Onat bu açıklamaların tarihsel gerçeklerle uyuşmadığını ve Sıffin Savaşı’ndan sonra Müslümanların Şîî, Sünni ve Harici olarak bölünmediğini ileri sürmektedir.
Sadece ileri sürmekle yetinmemekte büyük bir âlim [bilgin] edasıyla, sanki bilimi tapulamış gibi yazmaktadırr. Oysa ki İslâm dünyasındaki bölünmenin tohumları Hz. Muhammed’in [S.A.V.] sağlığında başlamıştır. Biz, henüz reşit olmamış çocuklar tarafından okunacak kitabımızda, Alevî/Bektâşî olmayan gençleri incitmemek için bunları yazmadık.
Biz kitabımızda yazamadıklarımızı burada yazacağız ve böylece Tarih Onat’ı mı, bizi mi destekliyor birlikte saptayacağız.
Şia Ne Demektir? ve Ne Zaman Doğdu?
Şia sözcüğnün Türkçesi yandaştır. [15] Şia sözcüğü Arapça bir sözcüktür ve “Müşâyaa kökünden gelmektedir ve birisine uyanlar, bölük anlamındadır: “Şiya’” ve “Eşyâ” bölükler demektir; bu sözler “Şîa” sözcüğünün çoğuludur.” [16]
“Şîa, bizzat Hz. Peygamber (S.M.) tarafından, Ali’ye (A.M.) uyanlara verilen addır. Hz. Peygamber (S.M.), “Alî’nin Şîası, kurtulanların muratlarına erenlerin ta kendileridir.” buyurmuşlardır. (Künûz’ül-Hakaaık; I., s. 94.); Hz. Alî’ye (A.M.), “Ya Alî” buyurmuşlardır, “Sen ve Şîan, havuz kıyısında bana ulaşacaksınız.” (Aynı; II s. 206)” [Gölpınarlı: s. 23].
Doç. Dr. Bedri Noyan Dededebaba‘da aynı görüşte olduğunu, yayıma hazırladığımız Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik adlı kitabının onuncu cildinde yazmaktadır.
Demek ki Şîa, dolayısıyla Şîîlik, Hz. Peygamber’in sağlığında vardır.
Salmân Fârisî, Ebû Zer, Mikdât, Ammâr, Huzayme, Huzeyfe-tül- Yemânî, Fazl ibni Abbas, Abbas’ın kardeşi Abdullah, Hâşim ibni Utbe, Ebâ Eyyub-ül- Ansârî, Ebân ve kardeşi Sâid, Ubeyy ibni Ka’b, Enes, Hazma, Ca’fer, Akıyl, Ahnafoğlu Osman, Hanifoğlu Sehl, Ebû Sâid-ül- Hudrî, Sa’d İbni Ubâde, Burîda-t ibni Malik, Bura” İbni Mâlik, Habbab ibni Art, Rafaât İbni Mâlik-ül ansâri, Eb-ut-Tufeyl İbni Âmir, İbni Vâile, Hind ibni Ebî Hâle, Cu’da-t İbni Hubayra-til- Mahzûmî, annesi Ümmühânî bint-i Ebû Tâlib, Bilâl İbni Rabâh [ Bilâl-i Habeşî], özetle üç yüze yakın sahabe, tüm bunlar Hazret-i Alî Şîa’sı idiler. [17]
Büyük çoğunluğu Ammar, Bilâl, Salman gibi köle soylu olan bu insanlar, Hz. Peygamber’in evinin ve bu evin bitişiğinde bulunan mescid-i Nebevî’nin sofasında yaşadıkları için Ashab-ı Suffa adını alıyorlardı. Bunların İslâm anlayışı ötekilerin İslâm anlayışına benzemiyordu. Benzemediği için Ashab-ı Suffa’nın üyeleri, zaman zaman ve de birer birer Halife Ömer, Osman tarafından ağır cezalarla cezalandırılmışlardır. Ashab-ı Suffa’nın üyelerinden Ebuzer-i Gıffari‘nin, Halife Osman eli ile yaşadığı dram, bu cezanın tipik bir örneğidir. [18]
Hz. Peygamber Ali Şîa’sı ile ötekilerin kendisinden sonra uyuşamayacağını ve İslâmın ehil olmayanların ellerine düşeceğini hesap ederek, Gadir-i Humm‘da vedâ hutbesini irad etmiştir.
Bu hutbede şunlar buyurulmuştur:
“Ey insanlar! Bana ulaştığınızda sizden iki değer biçilmez şeyi soracağım. O iki değer biçilmez şeyin büyüğü, yüce ve ulu Tanrı’nın kitabıdır. Öbürü de benim Ehl-i beyt’imdir. Lütuf şahidi ve her şeyi bilen [yani Tanrı] bu ikisinin birbirinden ayrılmayacağını söyledi……. Ben kimin mevlâsı isem Alî’de onun mevlâsıdır. Alî benim etimdir, kemiğimdir, ruhumdur. Ben Alî’den, Alî benden ayrılamaz.”
Tırnak içinde aktardığımız bu buyruğa Sayın Onat’ın ve Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyenlerin itirazını düşünerek, böyle bir konuşmanın yapıldığına ilişkin kanıtlarımızı da sunalım.
A. Hadisçiler
Ehl-i Sünnet Mezhebi’nin geçerli saydığı altı hadisçiden, Mace, Tirmizî, Neseî hutbenin böyle olduğunu açıkça yazmışlardır. Öteki hadisçiler ise, Hz. Peygamber’in böyle bir konuşma yapmadığını söylememişlerdir.
B. İmamlar
Ehl-i Sünnetin dört imamından biri olan Ahmet Bin Hanbel (aynı zamanda Muhaddistir) Hz. Muhammed’in [S.A.V.] böyle bir konuşma yaptığını kabullenmiştir.
C. Hadis Bilginleri
Kitaplarına güvenilen 9. yüzyıldan 19. yüzyıla değin yaşayan Hatib-i Harezmi Muttakıyy-i Hindi‘nin de içinde bulunduğu otuzu aşkın hadisçi aynı doğrultuda görüş bildirmiştir.
D. İslâm Yorumcuları,
Salebî, Vahidî, Kurtubî Kaadi-i Beyzavî, Fahr-i Razî‘ de dahil on dörtten fazla yorumcunun da görüşleri farksızdır.
E. İslâm Tarihçileri:
Belazurî, İbn Kuteybe, Tabari, İbn Abd’ül-Birr, İbn Kesim, İbn Halikan, ve Suyutî başta olmak üzere yirmi dört tarihçi Hz. Peygamber’in yukarıya alınan hutbesini doğrulamıştır.
F. Sahabeler:
Hz. Ali 3. Halife Osman’ın atanması sırasında, Hz. Peygamber’in yukarıdaki konuştuğunu söylemiş, Bedir Savaşı’na katılan on dört kişi ile, on altı ahsab onu doğrulamıştır.
Hz. Peygamber bununla da yetinmemiş Hakk’a yürümeden önce bir vasiyetnâme düzenleyerek imamet ve hilâfet sorununu çözümlemek istemiştir. Kendisi Ebu Bekir’in vasiyeti ile halife olan Ömer bu vasiyetin yazılmasına engel olmuştur.
Bunca Kanıtı Okuyan, Alevî Anne ve Babadan Doğan ve Bu Fakîr’ Alevîlikten Dışlamaya çalışan Hüseyin Tuğcu Bakın Neler Yazıyor:
” Vedâ hutbesinde Peygamberimizin kendisinden sonra Hz. Ali’yi atadığına dair, bir tek cümle dahi yoktur. Böyle bir kanıt, delil, isbat, senet, belge yoktur. SADECE GADİR-İ HUMM MASALI VARDIR Kİ bu da hiçbir İslâm tarihi kaynak kitabında yoktur. SADECE MASALLARDA ANLATILIR” [19]
ŞİMDİ FAKÎR’E ŞUNU SORABİLİRSİNİZ:
- Eee! Canım Hüseyin Tuğcu’dan sayın Onat’a ne ?
- Atalar ne demişler “Kenarına bak bezini al” .
- Sayın Tuğcu Bizim okuldan mezun olsaydı böyle yazabilir miydi?
Hz. Peygamber’in Hakk’a yürümesinden sonra Hz. Alî’nin defin (sırlanma) işleri ile uğraşmasından yararlanan Ebu Bekir ve Ömer el ele vererek halifeliği ele geçirmişlerdir.
Bu emrivakiye Hz. Ali ve Şîa’sı razı olmamıştır. Nitekim Hz. Alî ve Hz. Fâtıma başta olmak üzere, Ammar bin Yâser, Miktad bin Esved, Ebû Zerr, Abbas bin Abdülmuttalib, bunun oğlu Fazl, Zübeyr bin Avvâm, Halid bin Said, Bera’bin Azib, Übeyy bin Kâ’b, Ubâdet bin Sâmit, Ebü’l-Heysem bin Tayyihan, ve Huzeyfe 1. Halife Ebû Bekir’e bey’at etmemişlerdir.
Ebû Bekir bey’at’ın zorla sağlanması için Hz. Alî’nin evinde toplanan Alî Şîa’sı üzerine 2. Halife Ömer ve arkadaşlarını göndermiş burada çıkan kavga sonunda, Hz. Peygamber’in kızı Fâtıma Muhsin [20] adlı çocuğunu düşürmüştü.
Oysa ki İslâmın Peygamberi Muhammed (S.A.V.) şu sözleri ile Fâtıma’nın dokunulmaz olduğunu buyurmuştur:
* Fâtıma benden bir parçadır. Onu ikrah (üzen zorlayan) ettiren şey beni de ikrah ettirir, ona eza veren şey bana da eza verir. [21]
* Senin gadap [kızdığın] ettiğin şeye Allah’ta gadap eder, razı olduğun şeyden Allah ta razı olur [İbrahim Canan, s. 44.]
Görülüyor ki İslâm’da Hz. Peygamber’in sağlığından itibaren başlayan ve gittikçe mesafesi açılan Hz. Alî yandaşı olanlar ile karşıt olanlar bölünmesi vardır. İslâm dilbilinminde (terminolojisinde) Ali Yandaşlarına Şia denir. Onların İslâm yorumuna da Şîîlik denilir.
Her İki Grup Arasında İslâmi Yorum Farkı Var mıydı?
Hz. Alî hakka ve adalete dayanan eşitlikçi, özgürlükçü ve dayanışmacı İslâmı savunuyordu. Onun ve inananların peygamberi, Evrenlerin Sevgilisi’nin Sevgilisi Muhammed Mustafa [S.A.V.]Hakk’a yürüdüğünde, geriye mal olarak şunları bırakmıştı:
Evinde birazcık arpa ekmeğinden başka bir yiyecek yoktu [O tüm yaşamı boyunca arpa ekmeği yemişti]. Zırhı arpa alabilmek için rehinde bulunuyordu. Bir giysi, iki kilimi , bir çarşafı birkaç su kabı, tarağı, makası, misvağı [dişlerini temizleyen araç], ayakları suç ağacından bir kereveti, bir mühürü, bir sediri, yirmi beş sağmal devesi yüz koyunu, altı-yedi keçisi, silahları Medine dışında Fedek hurmalığı ve Hayber’de biraz arazisi vardı. [22] Oysa ki O, tüm Arap Yarım Adası’na hükmediyordu. Yüzbinlerce insan onun için gözü kapalı olarak Tanrı ve Muhammed aşkı ile ölüme koşabilirdi.
Hz. Peygamber’den Sonra İslâmın Kimyası [Genleri] Değişmeye Başladı
Aşağıdaki örnekler yukarıdaki yargımızı besin ve açık kanıtıdır. Bu örnekleri okurken Hz. Ali ve Şîa’sının karşısında yer alanların da genleri hakkında bir değerlendirme yapmak olanağını da bulacağınıza inanıyorum.
3. Halife Osman Afrika kıtasından elde edilen 2.500.000 dinar değerindeki malın 1/5′ini akrabalarına, damadına ve ile Müslümanların baş düşmanı Mervan bin Hakem‘e vermiştir. [23] Osman’ın köyleri vardı ve bu köyler 100.000 dinar değerinde idi.
Birinci halife Ebû Bekir, Hz. Peygamber’in yaptığı gibi, devlet gelirlerini biriktirmez, yoksullara dağıtırdı. Nitekim ölünce hazinede bir sikke bulunuyordu. Oysa ki Osman’ın ölümü sırasında hazinede 150 bin dinar ve bir milyon dirhem vardı. [24]
Ebû bekir’in kızı Aişe ile birleşerek Hz. Alî’ye başkaldıran Talha‘nın Irak halkından ve topraklarından elde ettiği günlük gelir bin dinardı.
* Ayşe ile Hz. Alî’ye başkaldıran Zübeyr‘in Basra’da, Mısır’da, Küfe’de ve İskenderiye’de dört konağı bulunuyordu.
* Osman’ın halifeliğe gelmesine neden olan Abdurrahman bin Avf‘ın ahırlarında bin at bulunuyordu. Ayrıca bin devesi, on bin koyunu vardı. Ölümü ile çocuklarına bıraktığı servetin ¼’ü 84 bin dinara yükselmişti.
* Hz. Ali’nin karşısında yer alan sahabeden (kibâr-ı sahâbe) Zeyd bin Sabit o kadar çok altın ve gümüş bırakmıştı ki, onları keserle kırmak zorunluluğu doğmuştu.[25]
Halkımızın bir deyişi vardır:
“Çok mal haramsız kazanılamaz.” İslâm ise haramı da, yalanı da ısrarla ve şiddetle yasaklamıştır. Öyleyse bunca mal, İslâma rağmen nasıl kazanıldı?
İslâma yalan ve hile karıştırılmış, bu yöntemle gerçek İslâmla bağdaşmayan yeni bir din yaratılmıştır. Böylece Alî Şîa’sının din yorumu ile çelişen yeni bir din yorumu ortaya çıkmıştır. Bu yeni din yorumu sonradan Ehl-i Sünnet adını almıştır.
Bu din yorumuna birkaç örnek vereceğim:
* Kur’ân-ı Kerim 4. Nisa Sûresi 94 âyeti savaş sırasında; “size barış önerisi getirene, bu dünya yaşamının gelip geçici kazançlarına duyduğunuz (özlem ve istekle), “Sen mü’min değilsin” demeyin. Çünkü asıl kazanç Tanrı katındadır…..” diye buyurmaktadır.
Ebu Bekir’in halifeliğinden sonra, topladığı zekatı beytülmale vermeyen Malik bin Nuvayra “İslâmı kabul ettiğini, yani Müslüman olduğunu” söylediği halde Halid bin Velid tarafından katledilmiş, başı kesilip tandıra atılmış, eşinin de ırzına geçilmişti. İslâm şeriatına [Fıkhına-hukukuna] göre, Velid’e kısas uygulanması gerekiyordu. Hz. Alî ve Ömer’in itirazına karşın, halife kısas uygulamamıştır.
İşin ilginci Ömer halife olunca Halid’i komutan yapmıştır.
* 60 Tevbe Sûresi’nin 60. âyetinde, “Müellefet’ül-Kulûb [kalbleri ısındırılacak olanlar Emevîler]“e zekât verileceği buyurulduğu halde Ömer ve Ebû Bekir onlara, Hz. Alî’nin muhalefetine karşın, zekat vermemiştir.
Keza 7. Enfal Sûresi 41. âyeti yorum yolu ile fiilen yürürlükten kaldırılmış Ehl-i beyt’e pay verilmemişti.
Hz. Peygamber zamanında ezan sırasında söylenen “Hayyı alâ hayr’il-amel [Haydin en hayırlı işe]” sözleri Ömer tarafından ezandan çıkarılmıştı. Bu sansüre karşılık sabah namazının ezanına “E’s-salâtu hayruh min’enevm [namaz uykudan hayırlıdır]” sözleri eklenmişti.
* Hz. Peygamber zamanında cemaatle kılınmayan Teravih namazını ihdas etmiştir.
* Halife Ömer’e kadar tek bir sözle üç boşamanın yapılamayacağı kabul edilmişti. Ömer tek bir defada peş peşe üç boşamanın yapılabileceğine karar vermiştir.
* Ömer devlet gelirlerinin bölüşümünde eşitlik ilkesini kaldırmış ve sınıfları ihdas etmiştir.
* Halife Ömer’in oğlu Ubeydullah [halife Ömer sağ iken] Ebû Lü’lüe‘nin küçük kızını öldürmüş, İranlı komutan Hürmüza‘yı da katletmişti. “Hatta Medine’de ne kadar Arap olmayan kul-köle varsa hepsini öldürmeye kalkışmıştı. Bu durumda katile kısas uygulanması gerekiyordu. [Gölpınarlı, Şiilik, s. 76].
Osman’ın yazdığı vasiyetle halife olan Halife Ömer, vefatından önce Osman’a borcunu ödemiş ve hiçbir zaman Hz. Alî’ye sıcak bakmayacaklardan oluşan bir kurul oluşturmuştur. Bu kurulun reyi ile 3. Halife olan Osman, 2. Halife Ömer’e borcunu ödemiş ve Ömer’in oğlunu Hz. Alî’nin muhalefetine karşın bağışlamıştır.
* 9. Tevbe Sûresi 34. âyetin buyruğu şöyledir: “……. Altın ve gümüşü toplayıp Allah yoluna harcamayanlar var ya, onlara çetin bir azâbı müjdele….” 34. âyeti ise şöyle der: “Bu (toplanıp saklanan altının ve gümüşün) cehennem ateşinde kızdırılıp anların alınlarının böğürlerinin ve sırtların dağlanacağı gün….”
3. Halife Osman; II. Halife Ömer zamanında Müslüman olmuş Yahudi çocuğu Ka’bu’l-Ahbar‘ın yorumuna dayanarak bu iki âyetin hahamlarla, papazlar için indiğini, zekatını veren Müslümanları kapsamadığını ileri sürmüştür.
Hz. Peygamber bir Hadis-i Şerifinde Cebrail’in kendisine şöyle dediğini söylemiştir: “Ey Muhammed! Seni peygamber olarak seçene yemin olsun (and olsun) ki, Ebu Zerr gök yüzünde melekler âleminde, yer yüzünden daha ünlüdür.” [Dr. Ali Şeriati, s. 85] Son nefesine değin Peygamberimizin yanından ayrılmayan Ebû Zerr ise, bu âyetin tüm insanları kapsadığını, Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerinin cihanşümal [tüm dünyayı kapsayan] olduğunu ileri sürüyor ve inananların sadece ve sadece ertesi gününün nafakasını biriktireceğini, artan paraların ihtiyaç sahiplerine dağıtılması gerektiğini savunuyordu. Ayrıca Hz. Peygamber’in “Keseye konup üzeri bağlanan her altın ve gümüş (onu Allah yolunda dağıtıncaya kadar), sahibi üzerinde bir ateştir.” dediğini, nitekim üzerinde 1 dirhem çıkan sahabenin namazını kılmadığını söylüyordu. [26]
Osman yine Hz. Alî’nin karşı çıkmasına rağmen Ebu Zerr gibi bir insanı Medine’den sürmüştür.
Artırılması ve uzun uzun açıklanması olanaklı olan bu sunumlar Alî Şîa’sının, bırakınız Sıffin’i Hz. Peygamber’den itibaren var olduğunu göstermiyor mu?
Bu örnekler islâmın iki farklı yorumunun oluşmaya başladığını göstermiyor mu?
Hz. Alî’nin Şu Hutbesi İslâmın Kerbelâ’dan Önce Bölündüğünün Kanıtı Değil mi?
Hz. Alî kendisine bey’at etmek isteyenlere şunalrı buyurmuştur:
“Beni bırakın da benden başkasını arayın, bulun; çünkü bir işe yönelmişiz ki türlü türlü yönü var; çeşit çeşit rengi var. Gönüller bu işte bir kararda durmaz; akıllar bu işi yüklenip dayanmaz. Tan yerini boydan boya, dolaylı kara bulut kaplamış; apaydın yol görünmez olmuş….. [Nehcü'l-Belâga, s. 186]” [27]
Hz. Alî halife olunca yeniden Hz. Peygamber dönemine dönülmüş ve hazineden eşit dağıtım başlamıştır. O’na bey’at edenler bundan memnun olmayıp homurdanmaya başlamışlardır. Bunun üzerine Toprak Babası [Ebû Turab - Yani Hz. Alî] şu konuşmayı yapmıştır:
“Kendilerine buyruk yürütmeye memur olduğunuz topluma cefa etmek için yardım mı isteyim, bunu mu emrediyorsunuz bana? Andolsun Allah’a dünya, masallara dalıp hikayeler söyledikçe, yıldız gökte yıldızı izledikçe bu işe yaklaşmam bile. Bu mal benim olsaydı, yine de halka eşit pay ederdim; Oysa ki Allah malı….
Şunu bilin ki malı, hakkı olmayana vermek israfta sınırı (haddi) aşmaktır. Bu da sahibi dünyada yüceltir, fakat ahrette alçaltır….” [28]
Geçenlerde internette Tahtacılar Sitesi’nde Hacıbektaş eski Belediye Başkanı Nafiz Ünlüyurt‘un bir iletisini okudum. O, “Bizim Alimiz Arapların Alisinden farklıdır.” diyordu. Ünlüyurt dört yıl belediye başkanlığı, yıllarca İlköğretim Müdürlüğü yaptı. Acaba Arabistan’da yaşayan Velîler Şahı Hz. Alî gibi tüm insanlara eşit davrandı mı?
Aslında Sayın Nafiz Ünlüyurt doğruyu söylüyor Çünkü “O’nun ve onların Alî’si” Ebû Turab’a benzemediği için, Alevîliğin ve Hacıbektaş’ın hali ortadadır ve bir türlü bir araya gelip biri olamamaktadırlar.
Mel’un Muaviye’nin Uygulamaları İslâmın Kesin Olarak Bölündüğünü Açıkça Kanıtlamaktadır
Hz. Peygamber Hz. Alî için şunları söylemiştir:
* Ben ilmin [İslâmiyetin] şehri isem Alî’de onun kapısıdır. İlim öğrenmek isteyenler kapıdan geçerek gelsin.
* Alî’ye söven (buğz eden) gerçekte bana sövmüştür. Bana söven ise kesinlikle Allah’a sövmüştür.
Bu açık ve sarih hadislere karşın, Mel’un Muaviye ve soyu Cami minberlerinde Hz. Alî’ye küfretmişlerdir. Hatta Mü’minlerin [inananların] Annesi Ümmü-Seleme Medine’de Muaviye’nin yüzüne karşı bu hadisi açıklamış, ama minberlerden Hz. Alî’ye hakaret sürdürülmüştür.
Muaviye ile başlayan dönem irtica dönemidir. Bu dönemle birlikte Tanrı’nın ve O’nun Peygamberi’nin yıkmaya çalıştığı ve yerle bir ettiği kabilecilik yeninde diriltilmiştir. İslâm devrimi İslâm adına ters yüz edilmiştir.
Bir Bektâşi Ozanı İslâmı şöyle tanımlar:
İslâm! “teslim olmaktır” “Şah Damarda Duran’a” [29]
Her nefeste Nabzında “Hak!” “Hak!” diye vurana [30]
(…)
Yalana şahit olma! Görmeden taptığına
Dikkat et Peygamber’in mi’racda yaptığına
(…)
Din öz bağlantı demek! Başka din uydurma
Sana koşan “Hakk dost” a varana dek koş! Durma
O’na erince kalır ve beş vakit, ne de an
Güneş ol da, ışığı ne öv gece! ne de an
Ondan başka kılıkta! Göremezsin Rahman’ı
Ömrün oldukça ara, Mi’rac denen bu anı
Teslim ol sahibine, yap kendinle barış
Tövbe et dön aslına! Bitir artık yarış
(…)
Pozitif ve Negatif iki kutbu kayırma
“Dişi aslan da aslan” [31] Erkekleri ayırma
Kutlu kişi olunmaz, türban veya sarıkla
Hakk Katına çıkılmaz, roket ve sırıkla
(….)
Uluğ Kızılkeçili
Bir anlamı teslim olan İslâmın öteki adı müsâlemet [yani barış]tir. Muaviye’nin İslâmı ise savaşmak ve ganimet toplamaktan başka bir şey değildir, Muaviye’yi Müslümanların başına bela eden 3. Halife Osman’ın ve Muaviye’nin İslamı ganimet toplama dinidir. İslâm öyle algılandığı için, Müslüman olmak isteyenlere, hazinenin geliri azalır diye karşı çıkılmıştır. Bu haksızlık Emevi Halifesi Ömer bin Abdülaziz’i çıldırtmış ve O: “Ben Allah’ın vergi tahsildarı değilim.” demiştir.
Muaviye ve hatta Osman Müslümanlığı ile Hz. Alî’nin İslâm anlayışının farklı olmadığını söylemek İslâma haksızlık etmekten başka bir şey değildir.
Ek Açıklamalar
İslâmın Şiîlik, Sünnilik ve Haricilik şeklinde bölünmesinin Sıffin’den sonra başladığı görüşü tek başına Fakîr’in görüşü değildir. Julius Wellhausen de aynı görüşü yinelemektedir. [32]
Ünlü doğubilimci Claude Cahen bu konuda şunları yazmaktadır:
“…. Sıffin’den sonra da tartışmalar kesilmedi; bir insanın varacağı yargıda Tanrı’nın yargısını aramak, Tanrı’ya küfür diye nitelendirildi ve bir Kur’ân âyetine dayanılarak savaşın sürdürülmesi istendi. Bu sırada Alî’nin yandaşlarından bir kısmı….. ondan ayrıldılar her iki partiden de yüz çevirmek yolunu tuttular; bu yüzden onlara Harici (dışta) kalanlar denildi. Böylece İslâm dünyasına yön verecek üç parti doğmuş oldu. Şîîler-Şîa yandaşlar Peygamber ailesinin daha doğrusu Ali’nin yandaşları….. Muaviyenin safında yerd alanlar. Bu üçüncü gruba girenlere bir anlamda, daha sonra Sünni adını alacak Müslümanların öncüleri diye biliriz….” [33]
İslâm Ansiklopedisinde yüzlerce makalesi yer alan, İslâm konusunda otorite olduğu tüm İslâm dünyasınca kabul edilen, Doğubilimci Ignaz Goldziher de şunları yazmakta ve Fakîr’le aynı görüşü paylaşmaktadır:
“İlk halife Ebû Bekir’in gayet dindarca davranışına rağmen yine onun zamanında, başlangıçta zayıf olmakla beraber, siyasi hoşnutsuzların yanında, halifelik makamında İlâhi hukukun temsilcisi olarak yalnız Ali’yi tanıyan din soylularının hareketi de başlamıştır….” [34]
Saydığımız yapıtları inceleyeceğine güvendiğimiz sayın Prof. Dr. Hasan Onat ilmin ve tarihsel belgelerin önünde şapka çıkarır diye düşünmek istiyoruz.
Gelecek makalemiz Bektâşîlik/ Alev$ilik bir tarikat mıdır? Şîa’dan ne kadar etkilenmiştir veya etkilenmemiştir ? Ama okuyucularımdan bir hafta izin istiyorum.
Hz. Hüseyin’in Aşkını unutmayanlara hayırlı matem oruçları diliyorum.
Cümle canlara Aşk u niyazlarımla
Şakir Keçeli
[1] Konuşmanın tamamı için bakınız: Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, İstanbul 2004, C. 14, s. 77 Vd.
[2] Külliyât-ı Ziya Paşa. Yeni Matbaa, İstanbul 1343 [ 1925 M.] s. 177.
Bu nefesi bu günün kuşakları için şöyle yorumlarız: ” Gerçek inananın sığınağı âl-i âbâ [ Hz. Alî, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin ile Hz. Peygamber'den oluşan topluluk] kapısıdır/ Bırak, ciddiye alma ham sofu Ebû Süfyan [ Muaviye'nin Babası] yolunun gayreti ile yarar bulduğunu sansın/ Hz. Peygamber’in torunlarının Muharrem Ayı’nda çektikleri [ zulmü] anarak / Yezîd ve kavmine kim lânet etmezse Yezîd [zalim] olsun”.
[3] Sayın Hüseyin Tuğcu Alevîliğe inanan anne ve babadan doğduğunu; bu Fakîir’in Sünnî anne ve babadan doğduğu için Alevîlik adına konuşamayacağını ;İmam Hatip Okullarında okuduğunu, Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu’na sunduğu raporda açıklamaktadır. Bu nedenle O’nun için devşirimle deyimini kullandık.
[4] Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu’nun 27. 01. 1998 gün ve 000 932 sayılı raporunun 34- 35. sayfalarından aynen aktarılmıştır. Alt çizgiler ve koyu siyah harfler Fakîr’e aittir.
[5] Abdülbâki Gölpınarlı, Hz. Muhammed ve Hadisleri, Arkın Kitapevi, İstanbul 1957, s.50
[6] AGY, s. 60
[7] AGY, s. 147
Bu hadislerin üçü de altı geçerli muhaddisten aktarılmıştır.
[8] Ord. Prof. Mustafa Şekip Tunç, İnsan Ruhu Üzerine Gezintiler, Cumhuriyet Matbaası, İstanbul 1943, s. 167.
[9] Bihâr-ül- Envâr, C. XLIV, s. 328- 332‘ den aktaran: Abdülbâki Gölpınarlı, Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şîîlik, Der Yayınları,İstanbul 1987, s. 391.
[10] Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı, Saadet asrında Türkler, Kendi Yayını, Konya 1993.
[11] Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı, Orta asya’da İslâmiyetin Yayılışı ve Türkler, Damla Ofset Matbacılık Konya 1994,
[12] Şerefnâme, Ant Yayınları, İstanbul 1971, C.2, sayfa 75.
[13] Sayın Onat Fransızcası doctrine, école, système olan ve Türkçe anlamı gidilen, tutulan yol. 2. Felsefe çığırı, 3. Bir dinin şubelerinden biri anlamına gelen bu sözcüğü de yanlış yazmaktadır. Çünkü sözcüğün son harfi B (Ba)’dır. P değil.
[14] Koyu siyah (bold) karakterli yazım biçimleri Sayın Onat’a değil Fakîr’e aittir.
[15] Bakınız: Orhan Hançerlioğlu, İslâm İnançları Sözlüğü, Remzi Kitapevi, İstanbul 1984, s. 586.
[16] Abdülbâkiy Gölpınarlı, Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şîîlik, Der Yayınları, İstanbul 1987, s. 21.
[17] Ayrintili bilgi için: Muhammed Hüseyn, Ca’ferî Mezhebi, Türkçeye Çeviren abdülbâki Gölpınarlı, Minnetoğlu Yayınları, İstanbul 1966, s. 24- 27.
[18] Ebûzer hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız: Dr. Ali Şeriati, Ebuzer, Feer Yayınları, Ankara 2007.
[19] Yukarıda Tarih ve numarası sunulan Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu’nun Raporunun 25. sayfasından aktarılmıştır. Alt çizgiler, koyu siyah ve büyük harfler Fakîr’e aittir.
[20] Hz. Fâtıma bu çocuğa hamile olunca, Hz. Peygamber Onun oğlan olduğunu bilmiş ve çocuğa Muhsin adını vermişti.
[21] Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, Ankara 1995, C. 13, s. 43.
[22] Abdülbâki Gölpınarlı, Hz. Muhammed ve Hadisleri, Arkın Kitapevi, İstanbul 1957, s. XLVIII.
[23] Yakubi, C. 1, s. 191′den Aktaran: Corci Zeydan, İslâm Medeniyeti Tarihi, Üçdal Neşriyat, İstanbul 1972, C. 23, s. 23.
[24] Agy, C. 2, s. 25.
[25] Corci Zeydan, İslâm Medeniyet Tarihi, Doğan Güneş Yayınları, İstanbul 1971, C. 1, s. 113-114.
[26] Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, cilt 7, s. 334-336.
[27] Koyu siyah harfler Fakîr’e aittir.
[28] Hz. Ali, Nehc’ül-Belâga, s. 188.
[29] Kur’ân’da bütün yaratıkların bilerek veya bilmeden Tanrı’yı tesbih ettiği bildirilmiştir. İnsan’ın kalp sesleri “Tak!” Tak veya “Hakk!” Hakk” diyerek Tanrı’yı tesbih eder.
[30] Kelime-i şahâdet “Tanrı’nın eşi, dengi, ortağı olmadığına tanığım [eşhedü"] diye başlar.
[31] Tırnak içindeki sözler Hacı Bektâş Velî Hazretleri’ne aittir.
[32] Julius Wellhausen İslâmiyetin ilk Devrinde Dini-Siyasi Muhalefet Partileri, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1989.
[33] Claude Cahen, İslâmiyet, Bilgi Yayınevi, Ankara [tarihsiz], s. 32.
[34] Ignaz Goldziher, İSlâmda Fıkıh ve Akaid, Türkçeye Çeviren Prof. Dr. İlhan Başgöz, Ardıç yayınları, Ankara 2004, s. 222.
Konuyla ilgili diğer yazılar
Bu Sayfayı Yazdır


